Durmuş GÖKTEKİN
Bildiklerimize inanmamız yaşamakla güçlenir. Yani nazari bilgiler ameli bilgilerle doğrulanır. Gençliğimde sonsuzluk uykusu aklıma gelse de onu kendimden hep uzak görmüşümdür. Hele hele bir zamanlar dünyanın sadece gezip eğlenecek, yenip içilecek bir yer olduğunu düşünürdüm. Hayat yaşandıkça anlaşılıyor. Dünya üzerinde her milletin ordusu vardır. Gerektiğinde savaşmak için eğitim yapar. Böylece vatan ve milletini iç ve dış tehlikelerden korumaya çalışır. Eğitimde öğrendiklerini uygular. Mensup olduğu toplumu tehlikelerden korur ve rahat etmelerine kapı açar.
Bir başka düşünüşle; dünya ahiretin eğitim alanı hükmündedir. Buradaki varlık sebebimiz; yaratılmışlar üzerinden Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmektir. Yani Allah, Kumandanı Azamdır. İnananlar O’nun askeridir. İnanmayanlar firar etmiş, dağa çıkan eşkıya hükmündedir. İnanan kulları O’nun emir ve yasaklarına göre, dünya eğitim ve öğretim alanında ahiret için hazırlanan insanlardır.
Sonsuzluk uykusunu iyi anlayıp öğrenelim diye kainat sisteminin kurucusu ölümü uyku şeklinde sistemleştirerek bize sunmuş. Her gün uykuya yatarız. Pek çok faydaları yanında, bize göre istirahata geçeriz. Her şey geride kalır. Hiçbir şeyin sahibi değiliz. Bize uykuyu veren kim ise sabah bizi uyandıran da odur. O uyandırmazsa sonsuz uykuya girmiş oluruz. İşte o da ölümdür.
Bu hadise ile bize ölüm anlatılıyor. Uyku halinin içinde rüyalarla da bir nevi ahiretin varlığı anlatılır. Gözsüz görür, ayaksız yürür, dilsiz konuşuruz.
Allah bir şeyle pek çok şey anlatır. Dünyada da böyle değil mi? Mesela; insanlar birbirlerine, bir şeyin yardımıyla bir başka şeyi anlatmıyor mu? Saçlarının rengini anlatırken, siyahtan, sarıdan, beyazdan bahsetmiyor mu? Birinin gözünü anlatacağımız zaman, üzüm gibi simsiyah, mavi boncuk gibi gözleri var demiyor muyuz?
Gitmeyeceğini zannettiğimiz sevgililer bizi yad ellerin kollarına bırakıp gitmediler mi? Kalanlar acı çekerken, gidenler kalpsiz miydiler? Hayır!!! Gelmenin gitmek için olduğunu yaşadıkça öğreniyor ve anlıyoruz. Gidenler arkalarına dönüp bakmazken, kalanlar gidenlere bakakalırlar!
Hayata başlarken birbirine söz verenler, kasem etmiş sevgililer bile vakit geldiğinde “hoşça kal” diyerek bozuyor birlikteliği. Hep yarım kalıyor işler. Hiç kimse işini bitirip gitmemiştir dünyadan. Halk laboratuarından çıkan sonuçla “ömür biter iş bitmez, ömür biter yol bitmez” ifadeleri bizi doğrulamıyor mu?
Kabuslu rüyalar görmemek için gündüz kötülüklerden arınmış yaşamak lazım. Kötü rüyalardan uyanarak kurtulmak mümkünken, iyi rüyalarda da uyanmak istemeyiz. Sonsuzluk uykusunu da bir nevi günlük rüyalarımıza benzetebiliriz.
Cahit Sıtkı Tarancı, genç yaşında pek çok şeylerin farkına varmış bir şairimiz. Otuz Beş Yaş Şiirinde; gerçekleri şöyle terennüm ediyor:
“Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
Ölüm sonsuz uykudur. Düşünmek ne güzel şey! Çünkü iyiler de, kötüler de düşünerek yaşıyor!
Sonsuzluk uykusunda yalnız kalmamak için, dünyaya iyilik tohumları ekmeliyiz.
|