|
Durmuş GÖKTEKİN
Bir okuyucumdan aldığım mektubu, yazıma aynen koyuyorum. İstifade edeceğinizi ümit ediyor, sizleri mektupla baş başa bırakıyorum. “Annem anlatırdı: “Babanla evlenmeden önce, köyünden bir yatak, bir yastık bir de anasının dokuduğu kilimle gelmiş bu sahil şehrine. Sırtında ilk giydiği takım elbisesi bir de içinde kara donu varmış. Hayatı baypas yaparak küçük yaşta asker olmuş. İlk kiraladığı evde fazla oturamamış. Yan komşusunun eşeği durmadan anırıyormuş. “Ben zaten köyden eşeklerin anırmasından kaçtım burada tekrar yakalandım” diyerek oradan çıkmış. Kader onu bizim eve yönlendirmiş. Babamdan bizim evlerden birini kiralamış. Uzatmayalım bir perde dikimi sebebiyle beni görmüş babamdan istemiş. Kader beni ona, onu bana nasip etmiş evlendik.
Evlendikten sonra kara donun hikâyesini sordum. 70-80 sene önce memleketteki fakirlik, insanların sırtına işlik “gömlek”, altına kara don, ayağına çarık giydirmiş. Köyde arazi ve hayvan işlerinde çalışanlar fazla kirlenirmiş. Temizlik için gerekli sabun vesairenin bulunması zormuş. Paranın ismi duyulur, kendisi pek görünmezmiş. Dolayısıyla halk dilinde “kir götürür” sözü literatürümüze girmiş. Söz hayata, hayat da söze uygun düştüğünden baban da kiri belli olmasın diye kara don giyip aylarca idare ediyormuş. İktisat anlayışına da uygun düştüğü için kara donu meşhurlaşmış.
Annem ve babamdan, iki ablam bir ağabeyim en son da ben dünyaya gelmişim. Yani dört kardeşiz. Ablamın biri Gelibolu’da diğeri Erzurum’da, ben ve Ağabeyim İstanbul’da doğduk. Hepimiz İstanbul’da büyüdük. Ben en küçükleriyim 41 yaşındayım. Üç oğlum var. Biri üniversitede, diğeri kolejde, küçüğü ilk öğretimde okuyor. Anne ve babamızdan iyi insan olma eğitimi aldık. Hayatı başkalarına yük olmadan yaşamayı babam, annem hanım olmayı öğretti. Babam, “hayatı iktisatlı yaşarsanız minnet altında kalmazsınız” derdi. Evde tuzumuz bitse komşudan tuz istetmezdi. “Basit ihtiyaçlarınız için komşuyu rahatsız etmeyin, nefsinize sahip çıkmayı öğrenin bir tuz değil mi sonra gidip bakkaldan alın” tavsiyesinde bulunurdu.
Hayatımız hep tutumluluk içinde geçti. Tutumlu yaşadık, kimseye muhtaç olmadık. Evimiz barkımız, malımız mülkümüz oldu. Hatta kapıda arabalarımız, çarşıda dükkanımız var. Hep seven insan olduk. Yaratılış gayemizi öğrenmeye çalıştık. Annem sevmeyi ve çalışmayı her şeyden önde tutardı. Bir elmayı dört kişiye pay ederdi. Adalete çok önem verirdi. Yemekten giyeceğe, her türlü hak ve isteklerimize adaletli davranırdı.
Babam, “iktisat hayatın yarısıdır, iktisat eden aç kalmaz, şükür zenginliğin merdivenidir” der, kendine söz geçirmenin önemini anlatırdı. “En büyük sanat, insanın kendini idare etme sanatıdır” diyerek bize hayata dair bilgiler verirdi. “Ağlayana gül, inleyene sus demeyin! Ağlayana omuz, inleyene çare olun. Yaşatmak için yaşayın. Dikeni yüzünden gülü terk etmediğiniz gibi, insanların da hata ve kusurları yüzünden onları terk etmeyiniz” tavsiyelerinde bulunurdu. “Garip gurabanın başını okşayın. Dertlilere derman olmaya çalışın. Çaresizlere çare olun. Aklınıza önem verin, çok düşünün. Kullanacağınız, yapacağınız işle ilgili bilgileri toplayın. Kullanmayacağınız, lüzumsuz bilgilere hafızanızda yer vermeyiniz” diyerek bize hayatı anlatmaya çalışırdı.
Sayın Durmuş bey amca, yazılarınızı okuyor istifade ediyorum. Benim size yazdığım bu mektubu yayınlarsanız memnun olurum. Saygılar sunar Ellerinden öperim. Yazılarını severek okuyan, kadim okuyucunuz Nuray Gül”
|