|
Durmuş GÖKTEKİN
Bir uğultuyla seyrettiğimiz yoğun trafikte, kulağımızı çınlatan bir siren sesi duyarız. Arkadan gelen ya bir ambulans veya emniyet görevlisidir. Bu sesler sürücülere geçiş önceliğini hatırlatır. Böyle bir siren sesi duyduğumuzda sağa yanaşıp, yol vermek zorunda olduğumuzu anlarız. Ama ne yazık ki bugün öğrendiklerimizle yaptıklarımız birbirinden çok farklı.
İstanbul Boğaziçi Köprüsü’nde trafiğe girdiniz, bütün şeritler dolu. Nereye yanaşıp kime nasıl yol vereceksiniz? İçerde can derdinde olan hasta bir an önce doktora ulaşmayı bekliyor. Ambulansın şoförü ve içerideki sağlık ekibi ve hasta yakını hastayı acilen, sağlık kurumuna yetiştirmek istiyor. Veya hadise yerinde can çekişenler var. Ambulans acilen olay yerinde bulunmak zorunda. Geç kaldığında da herkes şoföre saldırıyor ve ortalık yeni bir savaş alanına dönüyor. Her mesele bir düğüm. Her düğümün çözümü insana bakıyor. Bir yandan çözülmeyi bekleyen düğümler, diğer yandan giden canlar, kaybolan zaman. Hasta acele gitmek isterken trafik, hız sınırını aşma diyor. Bazı ambulans şoförleri görev dışında, görevliymiş gibi yapınca, insanlar yanıltıldığını zannedip kurallara uymuyor.
Acil sağlık hizmetleri, emniyet, trafik, yangın, su, elektrik gibi kurum ve kuruluşların telefonları yanlış, doğru her ihbara açık. Büyük şehirlerde, günde on binlerce telefon edildiği söyleniyor. Bunlardan sadece 1000’i değerlendirmeye uygun bulunuyor, diğerleri ise gereksiz aramalar diye kayda geçiyor.
Problemler yumağına sebep olan insan olduğu gibi, çözecek olan yine insandır. Hiçbir sokak köpeği insanların problemini çözmüyor. İnsanın en çok şikayet ettiği de muhtaç olduğu da yine kendisidir.
İnsan öyle garip işler yapıyor ki çare üreteceği yerde mazeret üretiyor.
Meydana gelen bir hadise karşısında herkes hakkı müdafaa etme yerine nefsi müdafaa yapıyor. Kimse hatasını kabul edip “affedersiniz, özür dilerim” demiyor. Lafın bitmeyeceğini düşünen yok. Her sözün zıddı vardır. Konuşma veya tartışma kabul veya ret noktasında sonlanabilir. Reddeden reddiyesini ispat etmek zorundadır. Aksi halde müfteri olur. İnsan insanın hem derdi hem de dermanıdır. Dışarıdan hiçbir dert gelmese, insan kendi kendine yine bir dert çıkarıp onunla hemdert olabiliyor. Bir noktada insan kendi derdiyle de mutluluk duyuyor. Derdine derman bulduktan sonra duyduğu haz ve lezzet bunun ispatı oluyor. Yani derdin derman olduğunu anlıyor ve memnun oluyor. Hayat hareketten ibarettir. Hareket, dert ile derman arasında gel gittir. Bir başka ifadeyle hayat, zıtlar arasında yaşanan bir olgu. “Denizler durulmaz, dalgalanmadan” deyimi ne güzel açılım kazandırıyor meselemize değil mi? İnsan, çeşitli sıkıntılardan geçmeden hazza ve lezzete ulaşamıyor. Mesela görüş alanımızı genişletmek için yüksek bir yere çıkmamız gerekir. Yükseğe çıkarken yoruluruz. Ama zirveye çıkıp etrafı seyrederken dinlenir, haz duyarız.
Hayatın inişli çıkışlı olduğunu düşünerek şikayetçi olmayacağız. Sadece çözüm üretmeye devam edeceğiz.
|