|
Mustafa CAN
Hakkı adamla tanıyamazsın; önce hakkı tanı adamını da tanırsın.” (Hz. Ali ra)
Risale-i Nur, “Nur” ve “Nur-u hakikat” olan Kur’ân-ı Azimüşşan’ın envar-ı tevhidinden ve hakaik-ı âliyesinden ve ayetlerinin nücûmundan bir nurdur. Gözleri sağlam, kalpleri açık olanlara ışık verir ve “tevhidin” hakikatini, “marifetullahın” esrarını ve “hakaik-i imaniyenin” envarını gösterir. Gözlerini kapayan ve gönüllerini açamayanlar bundan mahrum kalır. Risale-i nur’un hakaik-ı âliyesi Kur’ândan olduğu için güneş gibidir; üflemekle sönmez, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar. Güneşe söndürmek niyeti ile üf püf eden divaneliğini ilan eder.
Hak ve hakikat Risale-i Nurlarda zuhur edip ortaya çıkmıştır. Asrımızın imansızlık hastalığına Kur’anın eczane-i kübrasından reçeteler sunmuştur. Kendi hastalığını bilmeyen ve tedavi ihtiyacını hissetmeyenlere fayda vermez. Bir ilim ve marifet deryasıdır, istifade etmek istemeyenlere ihtiyacı yoktur. İnkâr ve reddedenlere aldırmaz ve onların itirazlarından etkilenmez. O nurunu kur’andan alarak saçmaya devam eder. Gönlünü ve gözünü açanlara iman hakikatlerinin nuru ile hayat verir; gül gibi açılmalarını ve etrafa koku ve renk vermelerini sağlar. Ama ne var ki bir kısım maddelerin güneşin ışığı ile kokuşması gibi, bozulanlar ve çürüyenler de olur; ama o güneşin ve nurun suçu değil, o maddenin fıtratı gereğidir. Ne demiş akıl sahipleri “Arı su içer bal akıtır; yılan su içer zehir akıtır. Zehir de bal da sudan olur; ama bünye onu o hale getirir. Suyun bunda bir kabahati yoktur.”
Hanif dostları “tevhid” hakikatinin hayranları ve dostlarıdırlar. Bu sebeple “Nurun” da âşıkları ve dostlarıdırlar. Çünkü o nur bu nurdur. Halis din elbette “tevhid” hakikatini anlatan “Hanif ve İslam” dinidir. Tevhid nurunun âşıkları “imanla” kardeştir. Bütün hakikatlerin ve ilimlerin menbaı tevhittir. Tevhide iman eden Allah'ın bin bir ismine, zatî ve subutî sıfatlarına birden iman etmiş olur. Her şey Allah'ın eseri ve sanatı olduğuna göre elbette “Her şeye kadir olan Allah” dilediğini yapar ve dilediğine dilediğini verir. Tevhit budur ve bunun dışında bir inanç şirktir. Allah şirkten münezzehtir.
Vehim ve hayal mahsulü şeylerin bir kıymeti yoktur. Zan ise hiçbir şey değildir. Kur’ân bürhan ister, zan ve şüpheyi reddeder. Risale-i Nur asla vehme ve şüpheye vermeyecek şekilde “İman ve tevhit hakikatlerini” ispat eder. İman hakikatlerinin aklî ve ilmî ispatı ve Kur’ânın manasının asrımız insanlarına hitabıdır. Okuyanlar imanlı ise imanlarına güç verir, imansız ise inkârlarını çürüterek iman hakikatlerini ispat ederek iman etmelerini sağlar. Hiçbir imansız Risale-i Nurlara yanlış diyemediği halde bazı dostları “din namına” itiraz ederek imana olan hizmetine set çekmek istemelerini anlamak mümkün değildir. Bu dostunu ihbar ederek düşmana yardım etmek gibi bir hamakatin eseri olmasından korkulacak ve imanlıları yaralayacak bir durumdur.
Bilhassa “Kur’ân tefsiri olma” dışında bir iddiası olmayan böyle bir harika eseri, “Okunması zararlı ve zaman kaybı” olarak nitelemek hangi imanlı vicdana sığar? “Risale-i Nurları Kur’âna taban tabana zıt görmek” hangi insaf ölçüleri ile bağdaşır ve nasıl bir iman sahibi bunu diyebilir? Allah böylelerinin kalplerini mühürlemesinden korkmak lazımdır. İmanlı bir kardeşiniz olarak gerçekten bu hale acıyor ve üzülüyorum.
Kendi kitaplarının okunmamasına bakarak Risale-i Nurların okunmasını kıskanmak ve bunun için –Haşa! Sümme Hâşa!- “Kur’an yerine Risaleleri okuyorlar” demek ne büyük bir iftiradır. Bu Risale-i Nurları okuyan milyonlarca insanın her birine yapılmış büyük bir iftiradır. Kur’ânın nüzulünden günümüze yazılan binlerce tefsirlerin hepsinde “Kur’an Tefsiri” denilir. Hiçbir tefsir Kur’an yerine okunmaz. Risale-i Nurlar da bir tefsirdir. Başka bir iddiası da yoktur. Hangi imansız veya imanlı bir insan Risale-i Nuru Kur’an yerine okur? Böyle bir iddiayı din düşmanları dahi yapamamışken bunu dillendirmek ve yazarak belgelendirip anlatmak hangi vicdana sığar? Hangi iman buna müsaade eder? Bunu iddia eden Allah’tan korkmaz mı?
İlminin ve inancının noksanlığından dolayı anlamadığı ve aklına sığıştıramadığı şeye “hurafe” diyerek inkâr etmek ancak koyu bir cehalet eseri olabilir. “Her bilenin üstünde bir bilen vardır.” (Yusuf, 12:76) Her şeyi kendi bilgisinden ibaret sanmak kadar büyük cehalet olabilir mi? İşte böyle bir cehalet şeytanı hocalıktan ederken meleklerin “Seni tesbih ederiz ey Rabbimiz! Biz ancak senin bize bildirdiğin kadar bilgi sahibiyiz. Başka bir şeyi elbette bilemeyiz. Alim ve Hakim olan Sensin” (Bakara, 2:32) diyerek Hz. Ademin ilmini kabul etmelerini neden düşünmeyiz? Biz de bizim bilmediğimiz şeylere Kur’âna gönül vererek “Kur’ânın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu kâinata ispat edeceğim” diyen Bediüzzaman’a bu samimiyetinden dolayı Kur’an ayetlerinin hakikatlerinden bazı pencereleri Kur’ânın sahibi olan zatın açarak yeni bilgilerle bilgilendirmesini neden kabul etmeyiz?
Mütekellim-i Ezeli olan Allah peygamberlere “vahy-i metluv” ile; kendisinden ilim isteyenlere de “vahy-i gayr-i metluvun” alt mertebelerinden olan “ilham-ı evliya” ile Kur’anda işaret ettiği bazı hakikatlerin açılımı şeklinde aklına ve kalbine yeni ufuklar açmasını neden kabul edemeyiz? “Arıya vahyeden Allah” (Nahl, 16:68) imanlı bir insana Kur’anın açılımı olacak yeni bilgiler ilham edemez veya etmez mi? Hususan her duayı kabul eden Allah kendisinden ilim isteyenin duasını kabul etmez mi?
Prof. Abdülaziz Bayındır, Mehmet Erol, Abdullah Tekhafızoğlu, Ali Umuç ve Hilmi Polat ilim ve iddia sahibi olabilir de; seksenden fazla kitabı ezberleyen, Kur’anın ve hadisin hafızı olan, her okuduğu kitabı harfi harfine ezberleyecek kadar akıl ve zekâya, hafıza ve hayale sahip olan; bunu da İstanbul’da “Her suale cevap verilir” diye bütün ulemaya meydan okuyarak gösteren Bediüzzaman Said Nursi Kur’ânı anlayamaz ve yukarıda isimlerini saydığımız zevat-ı muhterem kadar bilgi sahibi olamaz mı?
Bu sualleri imanlı insanların vicdanlarına havale ediyorum. Bana bu satırları yazma şerefini bahşeden Allah'a hamd ediyorum.
|