|
M. Ali KAYA
Kur’ân-ı Kerim insanlığa Allah'ın mesajıdır. Mesaj her türlü bilgiyi ve insana lazım olan her şeyi içine almıştır. İnsanlığın her tabakasına ve her zamana hitab-ı umumi olduğu için başlarında şifre bulunan bir muhabere mecmuası özelliğini de taşımaktadır. Bunun için “Vahiy dili” olan nazil olduğu orijinalliği ile Kur’ânın okunması ve ibadet edilmesi esastır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimi okuyarak ibadet etmemizi istemiş ve bunun nasıl olacağını da kendisi ile konuştuğu ve kelâmını vahyettiği peygamberine öğreterek insanların ona bakarak ibadet etmelerini istemiştir. “Allah’a ve peygamberine itaat edin” (Âl-i İmran, 32, 132) meâlinde yüzlerce ayet vardır. Allah’a itaat emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmak şeklinde olacağı açıktır. Peygambere itaat ise peygamberin sünnetine uymak şeklinde olduğu bütün İslam bilginlerinin ittifakı ile sabittir ve bu konuda “İcma” vaki olmuştur. “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 4:80) ayeti bize Allah’a itaatin peygambere itaat şeklinde olacağını ifade etmesi için yeterlidir.
İbadetin amacı insanın yaratıcı ile bağ kurmasıdır. Bunun en kısa ve en güzel yolu Allah tarafından insanlara inzal edilen kelamını okumak ve bu şekilde bir bağ kurmaktır. Nitekim yüce yaratıcının kâinattaki mevcudatın nevilerine, fertlerine olan nispet ve taalluku Allah'ın kelamı ile husule gelir. Bunun için “Bismillah” gibi kelime ve kelamlar Kur’an-ı Kerimde çokça zikredilmiştir. “Bismillah” Kudret-i ezeliyenin talluk ve tesirini celbeder. Bu da abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur.” (İşâratu’l-İ’câz, 2006, s.32) Bunun için “Besmele her hayrın başı” (Müsned-i Ahmed, 2:359) sayılmıştır. Bu manevi bağlılık ve güç ancak vahiy dili olan Kur’ân-ı Kerimin nazil olduğu dili ile okuması ile sağlanır. Yoksa tercümesi insanın kendi ifadeleri ve dili olduğu için bu manevi bağı meydana getirmez.
Kur’ân-ı Kerimin Arapça aslını okumadan ibadet olmaz. İbadet dili vahiy dilidir. Çünkü kâinat, küre-i arz ve insana bakan ve bu üçünü birbirine bağlayan ilâhî ve manevi bağlar ancak “Bismillahirrahmanirrahim” kelimesi ve şifresi ile sağlanabilir. Bu cümlede ifadesini bulan Ulûhiyet, Rahmaniyet ve Rahimiyet ancak bu ilâhî kelimelerle çözülebilir. “Ferşi arşa bağlayan ve insanî arşa çıkmaya bir yol olan” (Sözler, 2004, 20) manevi bağlar bu şekilde oluşur.
Bütün bu sebeplerden dolayı kelâm-ı ilâhi olan Kur’an-ı Kerim “Kelâm-ı Nefsî” olan vahiy dilidir. Tercümeleri ise insanların anladıklarını kendi dilleri ile ifade etmelerinden başka bir şey değildir. Birincisi ilâhî, ikincisi beşerîdir. Beşeri olan elbette ilâhî olandan çok noksandır. Kur’ân-ı Kerimin aslından okunması ile her harfinin on sevabı olduğunu peygamberimiz (sav) bizlere haber vermiştir. Nitekim hadis-i şerifte “Kim Kur’ân-ı Kerimden bir harf okursa onun için bir hasene sevabı vardır. Her bir hasene ise on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilakis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm bir harftir” (Tirmizi, Fezâilü’l-Kurân, 16) buyrulmuştur. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki peygamberimiz (sav) “Elif-lâm-mîm” harflerini de söyleyerek dikkatimizi vahiy diline çevirmiş ve ancak bu harflerle okunan Kur’anın her harfine on sevap verileceğini ifade etmiştir.
İbadet dili vahiy dilidir. Namaz, ezan ve kamet ibadet olduğu için vahiy dili dışında yapılamayacağı gibi, Hutbe” de ibadet olduğu için Arapça okunur. Herkesin kendi dilinde okuması ibadet özelliğini yitirir. Çünkü minber “vahy-i ilâhinin tebliğ makamıdır” (Sözler, 784) vahy ise din dilindedir. Bunun için ezan ve kamet gibi Arapça okunmalıdır. Anlaşılma meselesine gelince dine, imana ve ibadete ait kavramlar, haram ve helal ile ilgili hükümler zaten “dini terimlerdir.” Bunların başka dillerde tercümesi ya yoktur veya tercümeleri yerine asıl terimleri hatırlatma açısından daha da tesirlidir. Savm, salât, zekât, hac, cennet, cehennem, Allah'ın isim ve sıfatları, şarab, kumar, faiz gibi haramlar vahy dili ile ihtar edilmesi daha da müessir olmaktadır. Bunun için tercümesini okumaya gerek yoktur. (Sözler, 784)
Kur’an-ı Kerimi anlamaya çalışmak ve bunun için tercüme ve tefsirini yapmak elbette şarttır, lâzımdır ve gereklidir. Bu tarzda Kur’anı okumak ve anlamaya çalışmak ise Allah'ın“İlim öğrenme” emrine uymaktır. İlim öğrenmek farzır; ama bu namaz ve kur’anı ibadet olarak okumak gibi ibadetlerin yerine geçmez. Bu gibi ibadetler ancak vahiy dili olan Arapça ile yapılır. İlim de bir nevi ibadettir, ama bu namaz, oruç, hac yerine geçen bir ibadet değildir. Bir insan Kur’an-ı Kerimi ibadet amacı ile okursa her harfinden on sevap alır; ama anlamak için okursa o zaman ilim öğrenme sevabını kazanır, her harfinin on sevabını alamaz.
İbadetin ancak Kur’an-ı Kerimi vahy dili ile okuyarak yapıldığı, bunun dışında ibadet sayılamayacağına dair bütün ilmihal kitaplarına bakmak yeterlidir. Bütün İslam bilginleri ve fakihleri ittifak etmişlerdir ki, kur’anın aslı dışında ibadet yapılamaz, hatta kur’anı-ı kerimi yanlış okursa namazı bozulur, o ibadet makbul olmaz. Yeniden kılması gerekir. Bunun sebebi peygamberimizin (sav) “Namazda insan kelâmından hiçbir şey uygun olmaz. Namaz ancak tesbih, tekbir ve kur’an okumaktan ibarettir” (Müslim, Mesâcid, 35; Ebu Davud, Salât, 174) hadisidir.
Namazda ezberinde olan Kur’anı okumak şarttır. Şayet bir musalli gözüne ilişen bir yerden bakarak kur’andan bir ayet okursa namazı bozulur. Çünkü b durumda namazda lazım olan kıraati terk ederek talim ve taallüm, yani okuma ve öğrenme fiilini işlemiş olur. Bu da namazı bozar. (İlmihal, Türkiye Diyanet Vakfı, 1999-İstanbul, 1:261)
Yüce Allah'ın “Her peygamberi kendi dilinde gönderdik ki Allah'ın buyruklarını açıklasın” (İbrahim, 14:4) “Onlar Kur’anı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinde kilit mi var? ” (Muhammed, 47:24) “Anlayasınız diye Kur’anı Arapça olarak inzal ettik” (Yusuf, 12:2) gibi ayetler ibadeti anlayarak yapınız ve tercümesini okuyunuz anlamına gelmez. Bilakis Kur’an-ı Kerimi ibadet dışında anlamaya çalışınız ve bu konuda araştırmalar yapınız ve inceliklerini, derinliklerini araştırarak hak ve hakikatleri ortaya çıkarınız, ilminizi, imanınızı artırınız anlamındadır. Bu “Eğitim ve Öğretim” “Talim ve Tallüm” ve “İlimle insanlara faydalı olmak” gibi ibadet dışında yapılacak işleri anlatmaktadır.
Sonuç olarak, Kur’ân-ı Kerimi okuyarak anlamaya çalışmak ve ayetlerin inceliklerine ve derinlerine dalarak ilmî sonuçlara ulaşmak, ilmi ve imanı artırmak ayrıdır, Allah’a belli vakitlerde ibadet etmek ve ibadet için Kur’an okumak ayrı şeylerdir. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir. Kaldı ki, kur’an-ı kerimi anlamak için tercümesini okumak asla yeterli değildir. Bu bir başlangıçtır. Kur’an-ı Kerimi anlamak için kesinlikle tefsirlere bakmak ve “İlimde rusuh peyda eden ihtisas sahibi âlimlerin bilgilerinden istifade etmek” şarttır.
Kur’ân-ı Kerimin Arapça olması (Fussilet, 41:44) “Öğüt almak için okunması ve kolay anlaşılır olması” (Kamer, 54:17, 22, 32, 40) Kur’ân-ı Kerimin muhkem ayetleri içindir. Müteşâbih ve yorum gerektiren ayetler ki, -Kur’anın yarısından fazlasını teşkil eder- ancak ilimde ihtisas sahibi olanlar tarafından anlaşılarak izah edilmekle avamın anlayacağı ve ders alacağı unutulmamalıdır.
Tags: Kurân-ı Kerim Peygambere İtaat Bismillah Hasene İbadet Dili Din Dili
|