|
Friday, 23 October 2009 |
Durmuş GÖKTEKİN
Bir sanat olsun da sanatkarı olmasın olmaz! Sanatın yaratıcısı en büyük sanatkardır. Yeryüzünde gezip dolaştığımızda bazı yerlere hayranlıkla bakar, seyretmeye doyamayız. Şu yeryüzü, yaşayabilmemiz için harika bir sanat eseri olarak yaratılmış. Tertip ve tanzimi bizim seveceğimize göre yapılmış. Akıl gibi bir mucize bize verilmiş. Çiçeklerdeki, hayvanlardaki sanata bakın hepsi aynı yaratıcının eseri olduğu halde ayrı ayrı özellikleri harika güzellikleri var. Aynanın karşısına geçip kendimize baktığımızda kendimizden geçiyoruz. Et, kemik ve sudan ibaret olan konuşan bir canlı inşa edilmiş. Hem öyle bir canlı ki, kainat onun hizmetine verilmiş. Bunlar, akılları durduran müthiş şeyler! İnsan, sanatı sanatkarından öğrenmiş.
Allah, yarattığı canlıların rızkını toprağa bağlamış! Toprakta yetişen her türlü meyve, sebze suya, güneşe ve havaya muhtaç. Bunların her biri ayrı ayrı özellikte ve değişik şekillerde birer sanat eseri değil mi? Demek ki her sanat eseri bir diğerini tamamlayacak şekilde var edilmiş. Yiyecekleri yaratan ağzımızı yaratmış.
Severek ve beğenerek yiyelim diye tat vermiş renk vermiş. O tadı alma duyusu vermiş.
Sanatın ve sanatkarın değerini, sanat sahibi olan daha iyi anlar. Necip Fazıl Kısakürek bu sırrı şöyle dile getirmiş:
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış
Marifet bu, gerisi çelik çomakmış!”
Sanatın ortaya çıkışı, insanın yeryüzüne gelişiyle başlamıştır. İnsan kendini ve çevreyi tanımaya başlayınca, farklılıkları görmüş. Onları birbirleriyle karşılaştırma sonucunda ihtiyaçlarının iyisini ve güzelini aramaya başlamış. Sonuçta sanat ortaya çıkmış ve sürekli gelişme kaydetmişir.
Kuşların cıvıltısı, sineklerin vızıltısı, derelerin şırıltısı ve dalgaların kayalara vurmasını gören insan; güzel sözlerden şiir, seslerden müzik, çizgi, renk ve biçimleri bir araya getirerek resim yapmıştır. Öten böceklerin seslerinden orkestra kurmuştur.
Yeryüzündeki olaylardan ilham alan insan, ev yapmayı, uçmayı, müzik yapmayı öğrenmiş. İnsan, yaratıldığından bu yana geçirdiği evrimlerle bu güne gelmiş. Bu gün insanoğlunun ilerleyişi kendini helak edecek seviyeye ulaşmıştır. Geçmişe baktığımızda bazı insanların tanrılıklarını ilan ettiğini görüyoruz. Başka tanrılarla savaştıklarını öğreniyoruz. Kendini tanrılaştıran insan karşısında pek çok tanrı bulmuştur.
İnsan kendinde bulduğu maddi ve manevi güçler sebebiyle kendine ilahlık verebiliyor. Ama bir sineğe yeniliyor. Demek ki nefsin, dalaletin ve gafletin sonu zulümdür. İnsanın kendine yaptığı zulmü dışarıdan kimse yapamaz
Sanatkarın duyarlılığı, sanatkar olmayandan çok fazladır. Sanatkar; ince ve hassas ruhludur. Anlayış ve kavrayışı üstündür. Bu üstünlükler onu, gerçek sanat sahibi olan Allah’a yaklaştırmada basamak olmuştur.
Milletimizin ve memleketimizin, doğru, çalışkan, işini sağlam yapan insana ve sanatkara çok ihtiyacı vardır.
Eli öpülesi sanatkar insanlar; eli nasırlı, gönlü ve kalbi Allah’a dönük insanlardır. Bu insanlar yaptıkları işlerle bize şunu anlatıyor:
“Doğru olsun insanlar eline ve diline
Sahip olsun millete hem vatana, dinine…
Fabrika bacaları artık minareleşsin,
Minarelerin ruhu fabrikalara geçsin!
Bir yanda motor sesi, öte yanda da tekbir,
Göreceksin dinecek; dertler, ağrılar bir bir.
Aile kuvvetlensin; ilim, fazilet artsın,
Bu yurtta örs çalışsın ve kantar kantar tartsın!
Ahlaklı bir sanayi kurmamız şarttır bizim,
İşte bunu emreder, Kur’an, bunu azizim!”
|