Bölümler
Dini Kavramlar
İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti | İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti |
|
|
|
| Çarşamba, 20 Ocak 2010 | |
|
M. Ali KAYA
![]() İttihad-ı Muhammedî, kelime anlamı olarak “Muhammedî birlik” demektir. Bu ise peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) etrafında bir araya gelen ve O’nun risaletine, peygamberliğine inanan bütün mü’minlerin inanç ve iman birliği anlamına gelmektedir. İnananların tamamı bu iman birliği etrafında bir araya gelmişlerdir. Bu durumda yeryüzünde bütün inananlar “İman bağı” ile peygambere intisap edenler “Muhammedî birliği” temsil ediyor demektir ki bu “din birliği” anlamına gelir. İmanın ve inancın kalp ve gönüllerde, akıl ve fikirde sağladığı bu birliği dünyanın siyasi meselelerine alet ve tabi kılmaya çalışmak ve bundan faydalanma yönüne gitmek dini ve inancı siyasete alet ve tabi kılmak demektir. Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb-i Örfî’de mahkeme reisi Hurşit Paşa’nın “İttihad-ı Muhammediye dahil misin?” sorusuna “Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat benim tarif ettiğim vecihle. Ve o ittihattan olmayan dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz” (D.H.Ö, 19-20) ifadeleri Bediüzzaman’ın “İttihad-ı Muhammedi” ismine sahip çıktığını göstermektedir. Böyle bir cemiyete üye olduğunu ifade etmemektedir. Zaten Bediüzzaman “İşittim, Muhammed (asm) namıyla bir cem’iyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin… … Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdid kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem’iyete bir cihette mensubum. Zira maksatlarını bir gördüm. Kezâlik o ism-i mübareke intisab ettim” (Divan-ı Harb-i Örfî, 27) ifadeleri açık ve net bir şekilde göstermektedir ki Bediüzzaman İttihad-ı Muhammedî Cemiyetinin kurucuları arasında olmadığı gibi üyesi de değildir; ancak “O ism-i mübareke intisap etmiş” yani, tarif ettiği şekilde manen intisap etmiş, bütün inananları içine alan manevi bir cemiyet olarak kabul etmiş, dünyaya ve siyasete alet edilmemesi için gayret göstermiştir. Bediüzzaman’ın manen intisap ettiği ve tarifini yaptığı “İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti” Derviş Vahdeti’nin 5 Nisan 1909 tarihinde kurduğu ve partileşme hedefine yönelik olan cemiyet değildir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 31 Mart Olayına karıştığı suçlaması ile çıkarıldığı “Divân-ı Harb-i Örfî”deki müdafaasında “İşittim: İttihad-ı Muhammedî (asm) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş” (DHÖ, 27) diyerek böyle bir cemiyetin kurucusu ve üyesi olmadığını açıkça dile getirmiştir. Bediüzzaman bu mübarek ismin altında bazılarının yapacağı yanlışların bu isme mal edilmesinden korkmuş ve bilhassa tarafgirliğin odağı olan siyasete alet edilmesi tehlikesine dikkat çekmiştir. Sonra Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zatların bu cemiyetin üyesi olduğu ve siyasi bir cemiyetle ilgilerinin olmayacağı, ibadete ve sünnet-i seniyyeyi ihyaya hasretmeleri hususundaki gayretlerini duyunca rahatlamış ama umuma ait olan bu ismin belli bir gruba tahsis edilmesinden yine çekinmiştir. “Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez” diyerek belli bir kesimin tekelinde bulunamayacağını ifade etmiştir. Bediüzzaman bu endişelerini sadece “Divan-ı Harb-i Örfi”de dile getirmekle kalmamış, gazetelerde “İttihad-ı Muhammedî”nin ne anlama geldiğini izah eden yazılar yazmıştır. Bu yazılarında “İttihad-ı İslam hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedî” (14 Mart 1325, Volkan, 27 Mart 1909 Dini Ceride ) ifadeleri ile her ikisini bir tutmuştur. Tarifini de “Tevhid ve İman üzere kurulmuş, bütün mü’minlerin dâhil olduğu peygamberin sünnetini ihya etmeyi amaç edinen bir kurum/müessese olduğunu vurgular. Bu cemiyetin kanunları Farzları emretmek ve haramlardan kaçınmaktır. Amacının da “İttihad-ı İslam” yani Müslümanların birliğini sağlamak, tüm Müslümanları Kur’an ve Sünnet çerçevesinde dini ihya etmeye ve Kur’ânın emir ve yasaklarını uygulamaya davet etmektedir. Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumet ise cehalet, zaruret ve nifakadır. Yoksa gayr-i Müslimlere muhalefet olsun ve onlar dışlamak amacı ile böyle bir cemiyet altında bir araya gelinmemesi gerektiğini vurgular. (Eski Said Dönemi Eserleri, 2009, s.67-68) Bediüzzaman “İttihad-ı Muhammedi” ismini her türlü evham ve şüpheden korumak için siyasetten ve tarafgirlikten uzak durması konusunda büyük gayret göstermektedir. Bediüzzaman ayrıca “Meşrutiyetin milletin hâkimiyetini sağlayacağına” dikkatleri çekerek bunun milliyetçilik manasındaki çekişmeleri körükleyebileceğini ifade ile “İslam Milliyetini” öne çıkarmak gerektiğini de belirtir. Zira Arap, Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Lazların birliği kökenlerini ve ırklarını öne çıkararak sağlanamayacağını, bütün bu unsurların ancak “İttihad-ı İslam” ve “İttihad-ı Muhammedi” inancı etrafına sorunsuz bir araya gelebileceğini belirten makaleler yazmıştır. “Mademki meşrutiyette hâkimiyet milletindir; mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslamiyet’tir” (ESDE, Makalat, s. 69) ifadeleri bunu anlatmaktadır. Bediüzzaman böyle bir cemiyetin bölücülük olacağını ve diğer cemaat ve gruplarla rekabete ve birbirinden nefret etmeye sebep olabileceği endişesini de dile getirerek “İttihad-ı İslam” manasındaki “İttihad-ı Muhammedi” cemiyetinin dini ve uhrevi bir cemiyet olduğunu ve amacının dünyaya ve siyasete bakmadığını ifade ederek “umur-u uhreviyede haset ve müzahemet ve münakaşa olmayacağını” ifade eder. Yapılan iş ve çalışma uhrevi bir ibadet olup rekabetin böyle bir ibadete riya karıştırarak ifsat edeceğini belirtir. Dini amaçla bir araya gelen mü’minlerin kurdukları cemaat ve cemiyetlerin amaçlarının siyaset olmaması gerektiğini, bu amaca hizmet eden cemaatlerin iki temel şarta sadık kalmaları gerektiğini izah eder. Birincisi, hürriyet-i şer’iyeyi, yani dinin sınırlarını çizdiği hürriyeti muhafaza etmek ve asayişi ihlal etmemek; ikincisi de muhabbet üzere hareket etmek. Başka cemiyete leke sürerek kendisine kıymet verdirmeye çalışmamak. Birinde bir hata görse onu ulemanın halletmesi için onlara havale etmektir. Bu durumda olan bütün cemiyet ve cemaatlerle bir ve beraber hareket etmek gerektiğini ve onların tümü ile ittifak içinde olduklarını beyan eder. Dini cemaat ve gazetelerin “Maksatta ittifak etmeleri gerektiğini, meslek ve meşreplerde ittifakın zaten mümkün olmayacağını, lazım da olmadığını belirtir. Hatta caiz de olmayacağını söyler. Zira her konuda bir ve beraber olmak, herkesin aynı işi yapması taklitçiliği ve tembelliği, işi başkasına havale etmeyi netice vereceğini bunu ise “Neme lazım başkası düşünsün” diye hizmetten geri kalmayı netice vereceğini izah eder. (ESDE, Reddu’l-Evham, s. 74-75; 18-19 Mart 1325 Volkan, Sayı, 90-91) Bediüzzaman’ın bu makalelerini okuyanlar “İttihad-ı Muhammedi” siyasi bir cemiyet değil “İttihad-ı İslam” hakikatine hizmettir diye cemiyete üye olmuşlar ama Derviş Vahdetî gibi müfrit siyasiler maalesef bu cemiyet adına faaliyet göstererek 31 Mart olayına karıştırmışlardır. Bediüzzaman ise “Divan-ı Harb-i Örfî” de gerçeği dile getirerek kendisinden sonra pek çok dostunu da ceza ve idamdan kurtarmıştır. (Mektubat, 1994, s.405) İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin yaşadığı bu tecrübe dinin siyasete ve dünyevî amaçlara alet edilmemesi gerektiğini anlatan önemli somut bir olaydır. Bediüzzaman “İttihad-ı Muhammedî” cemiyeti ile ilgili hususlarda yazdığı makaleleri, konuşmaları ve belgeli mahkeme müdafaaları ile Müslümanların nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda fikirlerini ortaya koymuştur. Müslümanların “İttihad-ı İslamı” nasıl sağlanması gerektiği hususunda yol gösterme imkanını bulmuştur. Bu tecrübe ve Bediüzzaman’ın yaklaşımı göstermektedir ki “İttihad-ı İslam” siyasi bir yaklaşım değil, tamamen dini ve İslami bir ibadet ve dini görev bilincinin sonucudur. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|