|
Durmuş GÖKTEKİN
Anne deyince burnumun direği sızlar!! Tam 61 yıl önce annemi kaybettim. Öyle bir kaybetmek ki, yüzünü bile görmedim. Mezarını da bilmiyorum. Belki bir haftadır kırda kalıyordum. Öldüğünü kıra gelen komşulardan öğrendim. Ölümü şüpheli olduğu için alıp şehre götürmüşler. Yapılan otopsi kontrolünden sonra Vilayetteki mezarlığa defnetmişler.
O günkü şartlarda Vilayete gidip, anneme ne muamele yapıldı, hangi mezarlığa defnedildi. Mezarı nerede öğrenme imkanım yoktu. Zira İlkokulu yeni bitiren bir çocuktum. Vilayet 12 saatlik bir yoldu, yaya olarak gidemezdim. Köye gelip evimizin önündeki kalabalığı görünce kendimden geçtim. Atmışım kendimi yere saatlerce ağlamış ve bayılmışım. Şimdi siması bile silindi hafızamdan. Her şey zamana yenik düştü. Ben anneme, annem de bana doymadan ayrıldık birbirimizden. Annemin şefkat dolu kucağına oturduğum, kolları arasında merhamet sıcaklığı ile büyüdüğüm bir resmi bile yok ki yüzünü hatırlayım.
Babamla amcam bir avlu içinde birlikte yaşıyorduk. Çok basit meseleler yüzünden iki elti arasında sürtüşmeler olduğunu hatırlıyorum. Babam sert mizaçlı, acımasız bir insandı. Anneme yaptığı baskı ve dayak yüzünden, annem pes etmiş ve yanlış yolu seçmişti.
Arkasında hiçbir şey bırakmadan çekip gitti. Cehalet gömleğinin kefen olduğunu küçük yaşlarda görüp anlamıştım.
Nüfus kütüklerinde bile resmi bulunmayan pek çok analar gibi benim annemin de bir resmi yoktu. Eskiden köylere gezici fotoğrafçılar gelir, insanlar resim çektirirdi. Geçmişte fotoğrafa ihtiyaç duyulmazdı. Zaten çekilen fotoğraflar da bir şeye benzemezdi. Fotoğrafçının üç ayaklı bir sehpa üzerine monte edilmiş, körüklü bir makinesi vardı. Makinenin arkasında, ceket koluna benzer, bezden bir şey takılıydı. Oradan bakar fotoğraf çeker, banyosunu da içinde yapardı. Görüntü, soluk bir şekilde karta çıkar ve resim sahibine verilirdi.
1945 yılında; babamın ustalığını, annemin ve benim de ameleliğini yaptığımız ev, ahır ve samanlıklarımızın yıkılmış halini 2009 yılının Haziran ayında gördüm. Kemer ve duvarları yıkılmış barınaklarımızın dağılmış taşlarıyla oturup birlikte ağlaştık. Tıpkı annemin öldüğü gün gibi. Taşlar, topraklar ağlıyordu. 65 yıl sonra gidenler ve kalanlar kafamda harman olmuştu. Sahipsiz kalan her varlığın harabeye döndüğüne bir kere daha şahit oldum. Hemen aklıma Mehmet Akif Ersoy’un şu mısraları geldi:
“Haykır! Kime, lakin? Hani sahipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;”
Ben de baktım sağa sola dağılmış taşlar. Örenleşmiş evler, sönmüş ocaklar, kalmamış damlar. Geçmişin izleri silinmiş gitmiş.
Düşündüm….düşündüm… ve buldum. Geçmişine sahip olmayanın geleceğine sahip çıkılmaz!
Annemi kaybettim çok genç yaşlarda,
Annemin gözünden akan yaşlarda,
İzler aradım dağılmış taşlarda,
Anneler baş tacı, gezer başlarda.
Eli bir yerde sıkışıp kalanın, canı bir şeyle yananın; yandım anam, anammm dediğinde, ağzından alev çıktığını görenleriniz olmuştur.
Evladı için gözünü kırpmadan, kendini ateşe atan şefkat kahramanlarını düşündükçe yüreğim zıplar. Hele tavuğun civcivi için kendini köpeğin ağzına atmasını görünce beynim kafa tasımda kımıldamaya başlar. Depremde, evladını kurtarmak için kucağına alıp kendini ölüme terk eden bir annenin gücü İlahi kaynaktan başkasına dayanmaz. İşte böyle bir kaynağa dayanan güç mukaddestir. O güç kurtarıcıdır. Allah’ım bizi o gücün içinde bulundur!
|