Dediler: "Şeriat-ı garrâdaki medeniyet nasıldır?"
Dedim: "Şeriat-ı Ahmediyenin (asm) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişâından inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müspet esaslar vaz' eder.
1. İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür.
2. Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazüptür.
3. Cihetü'l-vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedâfüdür.
4. Hayatta düsturu, cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüttür.
5. Hevâ yerine hüdâdır ki, şe'ni insaniyeten terakkî ve ruhen tekâmüldür. Hevâyı tahdit eder; nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder. (Sünuhat, 2007, s.148,149,150)
Yukarıdaki ifadelere göre insanlığı şeriat-ı Ahmediye’nin tazammum ettiği ve emrettiği medeniyet bekliyor. Bu medeniyet hazır medeniyetin yarılmasından ve parçalanmasından ortaya çıkacaktır. En önemlisi ise onun menfi esasları yerine, müspet esasları vaz edecektir. Bu müspet esaslar yukarıya beş madde olarak tasnif edilmiştir. Demek ki beşeriyetin önünde böyle bir medeniyetin tezahürü için bir fırsat vardır. Bu fırsat iyi değerlendirilirse insanlık ailesi bir sulh-u umumiyi yaşayacaktır.
Peki, bu nasıl olacaktır? Bu konuya inşallah yine Risale-i Nurlardan açılımlarla devam edelim. Şimdi bütün dünyada Şeriat-ı garradaki medeniyetin nasıl olacağına ve nasıl makes bulacağına ilişkin Risale-i Nurlardan bazı temel taşları mesabesindeki bölümleri alalım ve incelemeye çalışalım inşallah.
Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescit vaziyeti bir olmaz.
Hem ekser enbiyanın Asya'da zuhuru, ağleb-i hukemanın Avrupa'da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki, Asya akvâmını intibâha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek, din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.(Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, 2004, s.544)
Ekserî enbiyanın şarkda ve Asya'da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garpta ve Avrupa'da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki; Asyada din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya'da hüküm süren dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.
"Kur'ân-ı Hakim, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazübillâh, Kur'ân küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet, Kur'ân ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablüllahdır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur'ân-ı Azimüşşânın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz senedenberi tesirini göstermiş büyük bir nimet-i ilâhiye ve sönmez bir mucize-i Kur'âniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir."(Nur Çeşmesi, s.23-27)
Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. (Münazarat, 2007, s.305)
Asya'da din ve kalp hakimdir. Bu fıtratın ve kaderin bir hükmüdür. Bu hükmüm aksine hareket eden muvaffak olamaz ve aksiyle tokat yer. Bütün say'i hebaen ziyan olur.
İşte bu nedenle sosyal hayatta bir çığır açan ve muvaffak olmaya çalışan kimse bu kaderin hükmüne ve fıtratın gereğine uygun hareket etmek durumundadır. Asya kıtasının fıtratına uygun bir cereyan olan ve onları ayağa kaldıracak olan dini ikame etmeli ve oradaki insanların dinden irtibatını kesmemelidir.
İşte bu hakikat için Üstad, "Bu remz-i kadere binaen Asya'da hüküm süren dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli. " demiştir.