|
Zafer KARLI
İmandan sonra İslam dininin en temel meselesi olan namaz, günde beş defa kılınması emredilen bir farîzadır. Kur'an, "Şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır." ayetiyle, namazın belli vakitlerde kılınması gereken bir vecibe olarak ortaya komuştur. Hadislerde namazın beş vakit olduğu açıkca ifade edildiği gibi, Kur'an'da da bu vakitlere yer verilmiştir:

İslam alimlerine göre, "Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir." ayeti, beş vakit namazı ifade etmektedir. Kurtubî'ye göre, bu konuda müfessirlerin icmaı vardır. Şöyleki: "Güneşin dönmesi" tabiri ile zeval vaktinden sonra kılınan öğle ve ikindi namazına; "gecenin karanlığı bastırınca" ifadesiyle, güneşin batmasından sonra kılınan akşam ve yatsı namazına işaret edilmiştir. Sabah namazı ise, ayrıca zikredilmiştir. Buradaki ayet, namazla ilgili ilk inen ayettir. Ve 17. sureye girmiştir. Bu ayette önce öğle namazına yer verilmiştir. Çünkü ilk kılınan farz namaz öğle namazıdır. Yine başta Abdullah ibn Abbas olarak pek çok İslam alimine göre "Haydi Siz akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde), sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur." ayeti de beş vakit namazı bildirmektedir. İbn Abbas'ın beş vakit namazın Kur'an'da sözkonusu olduğunu gösteren delil olarak kabul ettiği bu iki ayet, Rûm suresinin 17. ayetinden başlamaktadır.
Namazın beş vakte tahsisinin hikmeti:
Allah'ın lütuf ve ihsanının azamet ve vüs'atına bakılırsa insanın da melekler gibi gece, gündüz vaktini namaz ve duaya sarf etmesi yerinde olurdu. Fakat insanın yaratılışı gereği zaruri ihtiyaçları nedeniyle bunu yapması mümkün değildir. Bu zorunluluğu göz önünde bulunduran İslam, her konuda olduğu gibi,bu konuda da kolaylık getirerek, namaz için birkaç münasip vakit tayin etmiştir.
Her bir namazın vakti mühim bir inkilâb başı olduğu gibi, Allah'ın kâinatta icra ettiği azim faaliyetinin birer aynası, sonsuz ihsan ve ikramlarının birer yansımasının projektörü hükmünde olduğundan Allah, kullarının şu vakitlerde kendisine karşı kullukta bulunmalarını istemiştir.
Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz:
Sabah namazının vakti: Varlığın yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarıldığı zamana; altı günde yaratılan göklerin ve yerin yaratılışlarının ilk gününe; mevsimlerin ilkbaharına; insanların anne rahmine düştüğü ilk anlarına benzer ve onları hatırlatır. Ve söz konusu yaratılışlardaki Allah'ın sonsuz ihsanlarını hatıra getirir.
Öğle namazı vakti: Kâinatın yaratılışı içerisinde, insanların yaratıldığı zamana; yaz mevsiminin ortasına; gençliğin kemâline benzer ve o nimetlerdeki ilâhi lütufları hatırlatır.
İkindi namazı vakti: Ahir zaman peygamberi (a.s) nin asrına; sonbahar mevsimine; insanların ihtiyarlık zamanına benzer ve oradaki Allah'ın değişik nimetlerini, sonsuz kudretini ve nihayetsiz ilmini gözler önüne serer.
Akşam namazı vakti: Sonbaharın son zamanlarına; o mevsimde pek çok canlıların adeta gurup edip kaybolmasına; insanın vefatına; dünyanın kıyamet vaktindeki yıkımına işaret eder ve o dönemlerdeki Allah'ın celâl sıfatlarının tecellilerine dikkat çekerek insanları gaflet uykusundan uyandırır.
Yatsı namazı vakti: Karanlıklar âleminin aydınlık dünyayı siyah bir örtü ile kaplayışını; kışın, beyaz kefeni ile ölmüş yeryüzünü örtmesini; ölmüş insanların gittikçe izlerinin de nisyan perdesi altına girmesini; nihayet bir imtihan dünyası olan bu âlemin kapılarının bütün bütün kapanmasını hatırlatmakla Kahhar-ı zülcelâlin celâlli tasarruflarını ihtar ile insanı ikaz eder.
Hz. Peygamber (a.s) buyuruyor ki: "İslam dini beş temel üzerine kurulmuştur: Alah'tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed (a.s)in O'nun elçisi olduğuna şahadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, Haccc yapmak ve ramazan orucunu tutmak." (Buhari, İman,2; İbn Hacer, Fethu'l-Bari,1/49)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), beş vakit namazı bir kimsenin evinin önünden geçen nehre benzetmiş ve: 'Bu nehirde günde beş defa yıkanan kimsede kir kalır mı?' diye sormuştur. Kendisini dinleyenler, 'Hiç kir kalmaz!' deyince: 'İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah bu beş vakit namazla günahları siler süpürür.' buyurmuşlardır (Buharî, 'Mevâkît,' 6; Müslim, 'Mesâcîd,' 283-284).
Benzer bir hadîste de, 'Beş vakit namazın, iki namaz arasındaki küçük günahlara keffâret olduğu' ifade edilir (Müslim, 'Tahâret', 14,15; Buhârî, 'Mevâkît', 4, 6).
17. Artık akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya tesbihte bulunun.
17. Bu mübarek âyetlerde Yüce Yaratıcı Hazretlerini daima tesbih ve takdiste bulunmanın ve belirli vakitlerde namaz gibi ibadetleri yerine getirmenin gereğine işaret buyuruyor. Ve o Büyük Yaratıcının insanlık hakkındaki ilâhi tasarruflarını ve ilâhi şefkatini bildiriyor. İnsanları düşünmeye ve Allah'ın kudretine şahadet eden yaratma eserlerini düşünmeye davet etmektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, bir büyük mâbuddur, her veçhile teşbih ve takdise lâyıktır, (artık) Ey o ezelî Yaratıcının kulları!. (Akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya tesbihte bulunun) yani: Gece vakti olunca akşam ve yatsı namazını ve sabah vakti olunca da sabah namazını kılın, en büyük teşbih ve ululamayı kapsayan o mübarek ibadeti yerine getirin.
18. Ve Hamd, göklerde ve yerde o'na mahsustur ve gündüzün nihayetinde de ve öğle vaktine vardığınızda da.
18. (Ve hamd, göklerde ve yerde o'na mahsustur) 0 büyük mabuda göklerde bulunanlar da, yerde bulunanlar da hamd-u sena etmekle yükümlüdürler. Zaten bütün kâinat birer hâl lisanı ile o Yüce Yaratıcıyı tasdik etmekte, o'na hamd ve senada, yakarışta bulunmaktadırlar. Artık nasıl olur ki, mahkûkat arasında büyük bir mevkii olan insanlar o büyük Yaratıcıya hamd-u senada bulunmasınlar?. Binaenaleyh ey sorumlu insanlar!. Siz de bu yüksek kulluk vazifesine devam ediniz (ve gündüzün nihayetinde) yani: İkindi vaktinde de ikindi namazını kılın (ve öğle vaktine vardığınızda da) öğle namazı vakti olunca da öğle namazını edâ edin. Bu vesile ile teşbih ve hamd-u sena vazifesi yerine getirilmiş olur. Kerim mabudun bir rahmet eseridir ki, bu ulvî namaz ibadeti için böyle belirli zamanları tayin etmiş, kullarını sürekli olarak böyle bir ibadetle sorumlu kılmamıştır. Yalnız gündüzün evvelinde, ortasında ve ahirinde, gecenin de evveli ile ortasına doğru bir zamanda namaz kılmasını emretmiştir. Bu vakitlerdeki ibadeti yerine getiren bir mümin, bütün gün ve gece ibadet etmiş gibi olur. Ibni Abbas Hazretleri diyor ki:"Bu (17 ve 18)'inci iki âyeti celîle beş vakit namazı vakitleriyle beraber bildirmektedir" bu beş vakit namaz, Mekke-i Mükerreme'de hicretten evvel farz kılınmıştır. Peygamberin miracı hakkındaki hadisi şerif de bunu göstermektedir.
DOKUZUNCU SÖZ
Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine girince de Allah'ı tesbih edip namaz kılın. (Rum Sûresi: 17-18.)
Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz.
Evet, her bir namazın vakti,
Mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf-u İlâhînin âyinesi
Ve o tasarruf içinde ihsanât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma'kesi olduğundan,
Kadîr-i Zülcelâl'e o vakitlerde daha ziyade tesbih ve tâzim ve hadsiz nimetlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir.
Şu ince ve derin mânâyı bir parça fehmetmek için «Beş Nükte»yi nefsimle beraber dinlemek lâzım...
BİRİNCİ NÜKTE:
Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür.
Yâni, celaline karşı kavlen ve fiilen "Sübhânallah" deyip takdîs etmek.
Hem kêmaline karşı, lâfzan ve amelen "Allahü Ekber" deyip tâzim etmek.
Hem cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen "Elhamdülillâh" deyip şükretmektir.
Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.
Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu kelimât-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir.
İKİNCİ NÜKTE:
İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd,
kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp
Kemâl-i rubûbiyetin ve Kudret-i Samedâniyyenin ve Rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Yâni rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itaati ister; rubûbiyetin kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve Kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin.
Hem de rubûbiyetin Kemâl-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi za'fını ve mahlûkatın aczini görmekle Kudret-i Samedâniyyenin âzamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahü Ekber deyip huzû ile rükûa gidip ona iltica ve tevekkül etsin.
Hem rubûbiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyacatını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbının ihsan ve in'âmatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillah ile ilân etsin.
Demek, namazın ef'âl ve akvali, bu mânâları tâzammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz'edilmişler.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Nasıl ki insan, şu âlem-i kebirin bir misâl-i Mûsaggarıdır ve Fâtiha-i Şerîfe, şu Kur'an-ı Azîmüşşân'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâ'ını şamil bir fihriste-i nurâniyyedir ve bütün esnâf-ı mahlukatın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Nasıl ki haftalık bir saatin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de; Cenâb-ı Hakk'ın bir saat-ı kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın sâniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ:
Fecir zamanı, tulûa kadar, evvel-i bahar zamanına, hem insanın rahm-ı mâdere düştüğü âvânına, hem semâvat ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuûnât-ı İlahiyeyi ihtar eder.
Zuhr zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-ı insan devrine benzer ve işaret eder ve onlardaki tecelliyat-ı rahmeti ve füyûzat-ı nimeti hatırlatır.
Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) asr-ı saadetine benzer ve onlardaki şuûnât-ı İlahiyeyi ve in'âmat-ı Rahmâniyeyi ihtar eder.
Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkatın gurubunu, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki harâbiyetini ihtar ile, tecelliyât-ı celaliyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder.
İşâ' vakti ise, âlem-i zulûmat, nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bâkiye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhâr-ı Zülcelâl'in celalli tasarrufatını ilân eder.
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahmân'a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkâz eder ve bütün bu inkılâbat içinde Cenâb-ı Mün'im-i Hakikî'nin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile ne derece hamd ve senaya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat'î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat'iyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; Kudret-i Samedâniyyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu'cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır.
Demek asıl vazife-i fıtrat ve esâs-ı ubudiyyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
BEŞİNCİ NÜKTE:
İnsan, fıtraten gâyet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder.
Hem gâyet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur.
Hem gâyet fâkirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyadedir.
Hem tembel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlifi gâyet ağırdır.
Hem insâniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemâdiyen onu incitiyor.
Hem akıl ona yüksek maksatlar ve bâki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemâl'in dergâhına niyaz ile namaz ile müracaat edip arzuhal etmek, tevfik ve medet istemek ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i istinad olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve zevale meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgılin tazyikından muvakkat bir istirahat zamanı ve fâni dünyanın bekasız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in'âmât-ı İlâhiyyenin tezahür ettiği bir andır. Ruh-u beşer, o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekasız şeylerden çıkıp Kayyum-u Bâki olan Mün'im-i Hakikî'nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn nimetlerine şükür ve hamd edip ve istiane etmek ve Celâl ve âzametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve Kemâl-i Bîzevaline ve Cemâl-i Bîmisâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münasip olduğunu anlamayan insan, insan değil...
Asr vaktinde, ki o vakit, hem güz mevsim-i hazînanesini ve ihtiyarlık hâlet-i mahzunânesini ve âhirzaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-u azîm teşkil ettiği zamanı, hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle; insan bir misafir memur ve her şey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır. Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsana karşı perestiş eden ve firaktan müteellim olan ruh-u insan, kalkıp abdest alıp şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâki ve Kayyum-u Sermedî'nin Dergâh-ı Samedâniyyesine arz-ı münâcat ederek, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına iltica edip, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd ederek, İzzet-i Rububiyyetine karşı zelîlâne rükûa gidip, Sermediyyet-i Ulûhiyyetine karşı mahviyetkârane secde ederek, hakikî bir teselli-i kalb, bir rahat-ı ruh bulup huzûr-u Kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gâyet hoş bir saadet elde etmek olduğunu; insan olan anlar.
Mağrib vaktinde, ki o zaman, hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nazenin ve güzel mahlûkatının vedâ-i hazînânesi içinde gurub etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firak-ı elîmane içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerat içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır ve zevâlde gurub eden mahbublara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte, fıtraten bir Cemâl-i Bâki'ye âyine-i müştak olan ruh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Layezal'in arş-ı âzametine yüzünü çevirip bu fânilerin üstünde «Allahü Ekber» deyip onlardan ellerini çekip hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp Dâim-i Bâki'nin huzurunda kıyam edip «Elhamdülillah» demekle; kusursuz Kemâline, misilsiz cemâline, nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü sena edip اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ demekle, Muinsiz Rububiyyetine, şeriksiz Ulûhiyyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubudiyyet ve istiâne etmek, hem nihayetsiz Kibriyâsına, hadsiz kudretine ve acizsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber za'f ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle, سُبْحَانَ رَبّىَ الْعَظِيمِdeyip Rabb-ı Azîm'ini tesbih edip; hem zevalsiz Cemâl-i zâtına, tegayyürsüz Sıfât-ı Kudsiyyesine, tebeddülsüz Kemâl-i Sermediyyetine karşı secde edip hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsiva ile muhabbet ve ubûdiyetini ilân edip, hem bütün fânilere bedel bir Cemil-i Bâki, bir Rahîm-i Sermedî bulup, سُبْحَانَ رَبِّىَ اْلاَعْلَى demekle zevalden münezzeh, kusurdan müberra Rabb-i A'lâsını takdis etmek; sonra teşehhüd edip, oturup bütün mahlukatın tahiyyat-ı mübarekelerini ve salavat-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemil-i Lemyezel ve Celil-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekrem'ine selâm etmekle biatını tecdid ve evâmirine itaatını izhar edip ve îmânını tecdit ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizâm-ı hakîmanesini müşahede edip Sâni-i Zülcelâl'in vahdâniyetine şehadet etmek; hem saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyatı ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risâletine şehadet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar lâtif, nazif bir vazife, ne kadar aziz, leziz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet, ne kadar ciddî bir hakikat ve bu fâni misafirhanede bâkiyane bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!
İşâ' vaktinde ki o vakit, gündüzün ufukta kalan bâkiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinatı kaplar. مُقَلِّبُ الَّيْلِ وَ النَّهَارِ olan Kadîr-i Zülcelâl'in o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufat-ı Rabbâniyesiyle yazın müzeyyen yeşil sahifesini, kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَ الْقَمرِ olan Hakîm-i ZülKemâl'in icraat-ı İlahiyesini hatırlatır.
o Hem mürur-u zamanla ehl-i kuburun bâkiye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlık-ı Mevt ve Hayat'ın şuunat-ı İlahiyesini andırır.
o Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harab olup, azîm sekeratıyla vefat edip, geniş ve bâki ve âzametli âlem-i âhiretin inkişafında Hâlık-ı Arz ve Semâvat'ın tasarrufat-ı celaliyesini ve tecelliyat-ı cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır.
o Hem şu kâinatın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakikîsi, Mâbud ve Mahbub-u Hakikîsi o zât olabilir ki; gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitabın sahifeleri gibi sühuletle çevirir, yazar bozar, değiştirir.
Bütün bunlara hükmeder bir Kadîr-i Mutlak olduğunu ispat eden bir vaziyettir.
İşte nihayetsiz âciz, zaîf, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbâl zulümatına dalmakta, hem nihayetsiz hâdisat içinde çalkanmakta olan ruh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâ'da İbrahimvari لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِين deyip Mâbud-u Lemyezel, Mahbub-u Layezal'in dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde, bir Bâki-i Sermedî ile münacat edip bir parçacık bir sohbet-i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâki içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbabının firak ve zevalinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahman-ı Rahîm'in iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidâyetini görüp istemek;
Hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife-i ubâdiyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâte kıyam etmek, yâni bütün fâni sevdiklerine bedel bir Mâbud ve Mahbub-u Bâki'nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr-i Kerim'in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm'in huzuruna çıkmak..
Hem Fatiha ile başlamak, yâni bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlukları medih ve minnettarlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Rahîm-i Kerim olan Rabb-ül Âlemîn'i medh ü sena etmek; hem اِيّاكَ نَعْبُدُ hitabına terakki etmek, yâni küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, ezel ve ebed sultanı olan Mâlik-i Yevmiddin'e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedâr makamına girip, اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ demekle bütün mahlukat namına kâinatın Cemâat-ı kübrâsı ve cem'iyet-i uzmasındaki ibâdât ve istianatı ona takdim etmek; hem اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ demekle, istikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden, nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidâyeti istemek;
Hem şimdi yatmış nebâtat, hayvanat gibi gizlenmiş Güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine müsahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl'in kibriyâsını düşünüp "Allahü Ekber" deyip rükûa varmak;
Hem bütün mahlukatın secde-i kübrâsını düşünüp, yâni şu gecede yatmış mahlukat gibi her senede, her asırdaki enva'-ı mevcûdât, hattâ Arz, hattâ Dünya, birer muntâzam ordu, belki birer mutî nefer gibi vazife-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile terhis edildiği zaman, yâni âlem-i gayba gönderildiği vakit, nihayet intizâm ile zevalde gurub seccadesinde "Allahü Ekber" deyip secde ettikleri;
Hem emr-i كُنْ فَيَكُونُ den gelen bir sayha-i ihya ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi, şu insancık onlara iktidaen O Rahman-ı ZülKemâl'in, O Rahîm-i Zülcemâl'in bâr-gâh-ı huzurunda hayret-âlûd bir muhabbet, beka-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde "Allahü Ekber" deyip sücuda gitmek, yâni bir nevi mi'raca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münasip bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladın.
Demek şu beş vakit, her biri birer inkılab-ı azîmin işaratı ve icraat-ı cesîme-i Rabbâniyenin emaratı ve in'amat-ı külliye-i İlahiyenin alâmatı olduklarından; borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir...
Bu beş şarttan en mühimi, namazdır ki, dinîn direğidir. Namazın edeplerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaz tamam kılınabildi ise, İslâm’ın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teâlâ, hepimize, doğru namaz kılmak nasip etsin!
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte, (Farz namazdan sonra 33 tesbîh, 33 tahmîd, 33 tekbîr ve bir de tehlîl) emir etmiştir. Bunun sebebi, namazdaki kusûrlar tesbîh ile örtülür. Lâyık olan, tam ibâdet yapılamadığı bildirilir. “Tahmîd” ile, namaz kılmakla şereflenmenin, Onun yardımı ve eriştirmesi ile olduğu bilinerek, bu büyük ni’mete şükür edilir, hamd edilir. “Tekbîr” ederek de, Ondan başka ibâdete lâyık kimse olmadığı bildirilir.
Peygamberimiz "aleyhi ve alâ âleyhissalâtü vesselâm" buyurdu ki, (İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zaman namaz kıldığı zamandır). Namaz kılan bir kimse, Rabbi ile konuşmakta, Ona yalvarmakta ve Onun büyüklüğünü ve Ondan başka her şeyin, hiç olduğunu görmektedir. Bunun için, namazda korku, dehşet, ürkmek hâsıl olacağından, teselli ve rahat bulması için, namazın sonunda, iki defa selâm vermesi emir buyruldu.
Namaza dururken, (Allahü Ekber) demek, (Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibadetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, insanların namazlarının, ona faydası olmayacağını) bildirmektedir. Namaz içindeki tekbîrler ise, (Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmağa, liyakat ve gücümüz olmadığını) gösterir. Rükû'daki tespihlerde de bu ma'na bulunduğu için, rükû'dan sonra, tekbîr emrolunmadı. Hâlbuki secde tespihlerinden sonra emrolundu. Çünkü secde tevazu' ve aşağılığın en ziyadesi ve zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkıyla, tam ibâdet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için, secdelerde yatıp kalkarken, tekbir söylemek sünnet olduğu gibi, secde tespihlerinde (a'lâ) demek emrolundu. Namaz mü'minin mîracı olduğu için, namazın sonunda Peygamber Efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" mi'râc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri, yanî Ettehıyyâtüyü okumak emrolundu. O halde namaz kılan bir kimse, namazı kendine mi'râc yapmalı. Allahü teâlâya yakınlığının nihayetini namazda aramalıdır.
|